''BEŞİKTAŞ İÇİN HALA BİR SEMT TAKIMI DİYEBİLİR MİYİZ?''

Onur ÖZGEN yazdı...
Haberin yayılanma tarihi:17 Ocak 2026, Cumartesi

İstanbul Çevre, Şehircilik Ve İklim Değişikliği Müdürlüğü, 9 Ocak’ta Beşiktaş Jimnastik Kulübünün Fulya’daki Spor Tesislerinin Bulunduğu İki Hektardan Büyük Alanın “Rezerv Yapı Alanı” İlan Edildiğini Ve Alana İlişkin Yeni Bir İmar Planının Askıya Çıkarıldığını Duyurdu.

Plan raporuna göre Bakanlığın onayıyla “afet riski” gerekçesi öne sürülerek yapılan bu değişiklik, spor alanı olarak tanımlanan bölgenin kullanımını kökten dönüştürüyor. Yeni planda aynı alanın bir konut projesinde kullanılması planlanıyor. 

Bu alanın içinde Beşiktaş Jimnastik Kulübüne ait en büyük parselin yanı sıra Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Beşiktaş Belediyesi mülkiyetindeki parseller de bulunuyor. Parsellerden birinde BJK Süleyman Seba Spor Salonu ve voleybol şubesi, bir diğerinde BJK Şevket Belgin Spor Salonu ve Dikilitaş Spor Kulübüne ait halı sahalar yer alıyor. 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise planlama alanının “Dolmabahçe-Levazım-Baltalimanı kara yolu tünel projesi” kapsamında tünel ve koruma kuşağı üzerinde kaldığını hatırlatıyor; Devlet Su İşleri ise bölgenin yer altı suyu işletme sahası içinde yer aldığını ve yakınından mevsimsel akışlı bir derenin geçtiğini vurguluyor. 

Bütün Bu Bilgi Kalabalığı, Meselenin “Teknik Bir Plan Değişikliği” Olarak Sunulmasının Gerisindeki Asıl Gerilimi Görünür Kılıyor:

Kentin göbeğinde, özellikle çocukların ve gençlerin sporla temas ettiği bir kamusal alan, konut ve ticaret eksenli bir gayrimenkul projesine doğru çekiliyor. Üstelik bu çekim, “afet riski” gibi toplumsal olarak meşru ve kaygı uyandıran bir gerekçe üzerinden gerçekleşiyor. Bugün Türkiye’nin deprem bölgesinde yer alan tüm kentlerinde sıkça rastlanan şey tam olarak bu: Afet söylemi, kamusal alanı güçlendirmek için değil; değerli arazileri yeniden programlamak için bir kaldıraç gibi çalıştırılıyor.

Plan raporunun dili, bu dönüşümü meşrulaştırmak için tanıdık kavramlara yaslanıyor. “Yalnızca belirli saatlerde kullanılan spor alanı olmaktan çıkarak, sürekli yaşayan ve kullanıcıların farklı ihtiyaçlarına cevap veren bir kentsel çekim noktası” vaadi, kulağa kamusal hayatı zenginleştiren bir öneri gibi gelebilir. Fakat bu vaatlerin pratikte çoğu zaman neye karşılık geldiği de ortada: “Sürekli yaşayan” ifadesi, semt sakinlerinin yaşamının güçlenmesini değil; daha pahalı, daha yoğun ve tüketim odaklı bir nüfusun alana eklenmesini anlatıyor. “Çekim noktası” olarak tanımlanan şey ise sporun, gençliğin, erişilebilir kamusal hizmetlerin çekimi değil; metrekare fiyatının, kira gelirinin ve proje değerinin çekimi. Bir başka deyişle, planlama dili, sanki bir şehircilik vaadiymiş gibi kurulurken, gerçekte konuşulan şey şehir değil; sermayenin birikim kanalları.

Bu Noktada Kritik Bir Mantık Hatası Devreye Sokuluyor:

Spor alanları, “Sadece belirli saatlerde kullanılıyor,” diye küçümseniyor. Oysa spor alanlarının değeri, 24 saat kullanılmasıyla ölçülmez. Bir semtin spor salonu, sahası, antrenman alanı; çocukların düzenli olarak geldiği, gençlerin bir araya geldiği, kadınların ve amatör kulüplerin erişebildiği, beden sağlığının ve toplumsal bağların üretildiği bir yerdir. Bu alanlar “saat” değil, “hak” üretir: Spor hakkı, sağlık hakkı, güvenli kamusal mekana erişim hakkı. Kamusal bir spor alanını gündüzleri dolu, geceleri sakin diye “verimsiz” saymak, kamusal olanı piyasanın verimlilik ölçütleriyle yargılamaktır. Kapitalist kent tam da bunu yapar: Kamusal faydayı, rantın hızına ve ölçeğine göre puanlar.

“Etkin Kullanım” Söylemi Bu Nedenle Masum Değil!

Etkinlik, kentlinin ihtiyaçlarıyla ölçülseydi, spor alanı zaten en etkin kullanımlardan biri olurdu: Zira bu alanlar; binlerce çocuğun ve gencin hayatına temas eden, sağlık harcamalarını azaltan, suç ve bağımlılık risklerini dolaylı olarak düşüren, dayanışma duygusunu pekiştiren bir kamusal fayda zinciri üretir. Ama kapitalist planlama, etkinliği çoğunlukla ekonomik getiriyle tanımlar. Konut ve ticaret, en doğrudan metalaşan; en hızlı gelir üreten; finansal olarak en “ölçülebilir” fonksiyonlar olduğu için, kamu yararı anlatısı bu fonksiyonların etrafında yeniden yazılır. Spor alanı ise ölçülmesi zor olduğu için, adım adım “tTadil edilmesi gereken bir boşluk” gibi gösterilir.

Afet Riskine Gelince…

İstanbul’un deprem gerçeği, ciddi bir hazırlık programı gerektiriyor. Fakat depreme hazırlık, açık alanları ve toplanma kapasitesini artırmakla, kamusal altyapıyı güçlendirmekle, mahalle ölçeğinde dayanıklılığı yükseltmekle olur. Spor tesisleri ve geniş açıklıklar, afet anında yalnızca “boşluk” değildir; lojistik, koordinasyon, toplanma, geçici barınma gibi işlevler görebilecek kritik unsurlardır. Buna rağmen afet gerekçesiyle spor alanını bir konut ve ticaret programına çevirmek, risk yönetiminin de kamusal güvenlikten ziyade gayrimenkul değerine göre kurgulandığını gösteriyor. 

Üstelik dosyada, alanın tünel koruma kuşağında kaldığı, yer altı suyu işletme sahası içinde yer aldığı, yakınından bir derenin geçtiği gibi uyarılar bulunuyor. Bu uyarılar teknik ayrıntı gibi görülebilir; ama aslında İstanbul’un kırılganlık haritasını işaret ediyor. Yoğun konut, artan nüfus yükü ve trafik, altyapı baskısı, su yönetimi sorunları… Bunların her biri, afet riskiyle birleştiğinde daha büyük bir kırılganlığa dönüşüyor. 

Plan dosyasında “cami alanı”, “park alanı” ve “belediye hizmet alanı” gibi fonksiyonların paket halinde sunulması da ayrı bir meşrulaştırma tekniği. Bu paketleme, eleştiriyi dağıtma işlevi görüyor: Sanki kamusal ihtiyaçlar karşılanıyormuş gibi bir denge kuruluyor izlenimi yaratıyor. Oysa asıl belirleyici karar, konut ve ticaret fonksiyonu; diğerleri çoğu zaman bu ana motorun toplumsal tepkisini yumuşatmaya yarayan ekler gibi kurgulanıyor. Eğer amaç gerçekten kamusal yaşamı büyütmek olsaydı, spor alanını koruyup güçlendiren; erişimi artıran; kadınlar, çocuklar ve amatör kulüpler için kapsamlı programlar üreten bir spor-kamusal hizmet sentezi planlanabilirdi. Burada ise spor alanının kendisi geri çekiliyor; yerine piyasaya daha uygun bir kurgu öne çıkıyor.

Fulya örneğini daha kritik kılan şey, alanın çevresinin halihazırda lüks konut projeleriyle kuşatılmış olması. Böyle bir yerde spor alanı, piyasacı gözle “tamamlanmamış” bir değer zincirinin ortasında kalan kamusal bir ada gibi görünür. Çünkü piyasacılığa göre kentsel bütünlük, kamusal hizmet sürekliliğiyle değil; gayrimenkul değer sürekliliğiyle tanımlanır. Sonuçta ortaya çıkan şey ise daha erişilebilir bir kent değil; daha pahalı bir kent olur. Dahası, pahalılaşma yalnız fiyatlarla sınırlı kalmaz: Kamusal mekanlar azalır, spor olanakları daralır, gündelik yaşam daha fazla özel mülkiyetin kurallarıyla çevrelenir. Kentli yurttaş, adım adım müşteri konumuna itilir.

Bu tablo, spor kulüplerinin ve belediyelerin içine sıkıştırıldığı ekonomik ve siyasal koşullardan bağımsız değil. Kulüpler borç baskısı altında sahip olduğu spor alanlarını konut projelerine çevirerek elde edeceği gelirlere daha açık hale geliyor; belediyeler ise merkezi idarenin planlama yetkileri ve ekonomik kısıtlar arasında manevra alanını kaybedebiliyor. Tam burada kapitalizmin kent stratejisi kendini gösteriyor: Kamusal maliyetleri topluma yüklerken, değer artışını dar bir sermaye çevresine kanalize etmek.

Sonuç Olarak Fulya’daki Dönüşüm, Bir Semtin Manzarasını Değiştirmekten Daha Fazlasına İşaret Ediyor:

Kentin ortak kaynaklarının nasıl el değiştirdiğine, kamusal sporun nasıl “piyasa dışı” olduğu için geriye itildiğine, afet söyleminin sermaye adına nasıl bir hızlandırıcıya dönüştürüldüğüne işaret ediyor. 

Bu tür projeler “yaşam” vadederken, gerçekte kamusal yaşamı daraltmaktan başka bir şeye yaramıyor. Bu yüzden spor alanlarını savunmak; yaşadığımız kentlerde eşitliği, sağlığı, dayanışmayı ve kamusal alan hakkını savunmaktır. Kentler, yatırım portföyü gibi yönetildikçe, çocukların ve gençlerin hayatına dokunan mekanlar ilk kaybedilenler oluyor. Bu kaybı durdurmanın yolu da plan dosyalarını yalnız teknik ayrıntılarla değil, sınıfsal sonuçlarıyla birlikte tartışmaktan geçiyor: Kim kazanıyor, kim kaybediyor; kimin ihtiyacı merkeze alınıyor, kimin hakkı arka plana itiliyor. Bu sorular sorulmadan, “kentsel çekim noktası” gibi parlak laflara hepimizin karnı tok olmalı.

Son olarak, bu meseleyi Beşiktaş açısından da değerlendirmek gerekirse, bunu yalnızca bir imar değişikliği ya da “arazi kullanımı” tartışması olarak okumak, kentin en temel dokusunu ıskalamak olur. Çünkü semt, bir adresin ötesinde; gündelik hayatın ritmi, belleğin mekansal tutarlılığı ve kuşaktan kuşağa aktarılan alışkanlıklar demektir. Futbolda “semt takımı” dediğimiz şey de tam burada anlam kazanır. Beşiktaş’ın tarihsel ağırlığı da bu kimliğinden gelir. Bu kimliği bir marka gibi havada asılı durmaz, bir semtin içinde sürtünerek, o semtle temas ederek var olur. 

Dolayısıyla kulübün Fulya’dan tamamen çıkması, Beşiktaş’ın semtiyle arasındaki son bağın da ortadan kalkması anlamına geliyor. Beşiktaş gibi geçmişinden bugüne semt takımı kimliğiyle var olmuş bir kulüp için bu yabancılaşma, zannedilenden çok daha ağır bir kayıp olacak.

Evrensel

YorumlarHiç Yorum Yapılmamış.     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

6 + 7 = ?

 




En Son Haberler
haber yazılımı: buki