SANA GELEN YOLLAR

Makale yayınlanma tarihi:28 Kasım 2014, Cuma - 22:20

Günler vardır insanların hayatlarında, özel… Bazen dini, bazen resmi bayramları bekler insanlar hem neşe dolmak, hem sevdikleriyle kucaklaşmak, hem de uzun uzadıya dinlenmek için. Evlilik yıldönümleri vardır insanların hayatlarında, unutulduğunda pahalıya patlayan… Doğum günleri vardır, insanın en sevdikleri ile kutlanan ve merakla hediyeleri açılan… Özel diye tanımlar insanlar bu günleri… Özel, güzel, senede 1 kez kutlanan…

Bir de Beşiktaşlılar vardır hayatın tam ortasında…

Onların da herkes gibi özel günleri vardır. Tabi ki bayramları, doğum günleri, yıldönümleri vardır herkes gibi… Ama Beşiktaşlılar’ın özel ve güzel günleri senede 1 defa gelmez… Herkesten farklı olarak, bir gün öncesinde karın bölgesinde gariplikler hissettiği, bir de maç günleri vardır onların., Maç günleri çok özeldir Beşiktaşlılar için… Diğer günlerden farklı uyanılan, farklı kahvaltı edilen ve evden farklı çıkılan bir gündür o gün…

Bir gece önceden başlar…

Maç gününün farklılığı, bir gece önceden kendini hissettirmeye başlar. Gece yatmadan önce, ertesi gün oynanacak maçın kadrosunu kafanda oturtmaya başlarsın. Bir de omuz omuza söylenecek şarkıları mırıldanıyorsundur evinde… Ev ahalisinden çoğu kez sitem dahi duyarsın tezahüratlar konusunda…

“Yağmurlu bir günde görmüştüm seni, üstünde çubuklu…

” tamamlayamadan dalarsın uykuya. Bu duygularla uyumuş isen, genelde ertesi gün hafta sonudur. Hani şu doyasıya uyumayı planladığın, öğleden sonra yataktan gerile gerile kalkmanın hayallerini kurduğun hafta sonu… Gözünü açarsın, saat 7’yi, bilemedin 8’i biraz geçmiştir. “Biraz daha uyuyayım” dersin ama nafile… Bir sağa, bir sola dönersin, çünkü akşam maç vardır. Bir maç sabahına uyanmışsındır. Rakip bir de ezeli ise, karnında hissettiğin boşluk derinleştikçe derinleşir. Yüksek bir yerden düşüyormuş hissi hat safhadadır ve bir an önce saatlerin geçmesi için “Uffflar, puffflarsın.” Öğlen olmadan telefonlar çalmaya başlar, günlük programlar ve buluşma noktaları belirlenir…

Her maç, yeni bir varıştır…

Mabet, 3 ilçenin kesişme noktasındadır… Beşiktaş’tan, Şişli’den ve Beyoğlu’ndan yürümeye başlayan insanlar, aşağı yukarı aynı sürede varırlar stada… İşte o varma çabasında, O’na doğru ilerlemektedir bütün sır…

O gün İstanbul’un, hatta Türkiye’nin birçok noktasından yola koyulmuştur siyah-beyaz sevdalıları…

Yıl içerisinde defalarca tekerrür etse de bu durum, onlar için her maç günü, yepyeni bir varıştır sevgiliye…

Gözün tarihi görmez

Zeytinburnu – Kabataş güzergâhının herhangi bir yerinden binmişsindir tramvaya… Muhtemelen birkaç Beşiktaşlı da görürsün araçta. Uzaktan bir kafa ya da göz selamı ile geçer oturursun bir köşeye. Sur içine girer tramvay. Fındıkzade, Aksaray, Beyazıt, Çemberlitaş, Sultanahmet, Gülhane… Binlerce yıllık tarihin arasından süzülerek ilerlersin O’na doğru. Ama o gün hiç birini gözün görmez… Başka bir gün gözünü alamadığın şaheser mimariler, umurunda bile değildir o gün… Gözün siyah-beyaza boyanmıştır bir kere… Etraflıca düşünüyorsundur Beşiktaş’ın kanat bindirmelerini. İçinden mırıldanmaların devam ediyordur; “Alt taraf, alt taraf, sesin çıksın alt taraf…”. Karaköy, Tophane derken gelmişsindir Kabataş’a… Ayağın yere bastığında, yüzün de yürüyeceğin istikamete döner… İlk gördüğün Dolmabahçe Camii’dir… Yürüdüğün yol hem halka, hem Hakk’adır… Sağında solunda tezgâh kurmuş, “Atkılar 5 lira, formalar 10 lira” diye bağıran işportacılar vardır… Sen almasan da alanları görürsün… Hem kızar, hem hak verirsin… Halkın takımına 90 liraya forma satan yönetim senden nasibini alır… 700 lira maaşa çalışırken, sene de bir gün oğlunun elinden tutup Eski Açık’ta maç izlemeye geldiği her halinden anlaşılan Beşiktaşlı babaya, “Neden buradan 10 Lira’ya korsan forma alıyorsun” demeye dilin varmaz… Çünkü 90 lira verip alacak olsa, evinin yolunu bulamaz… Ve 2000 sonrası yaşanan sürece kızarsın, “Halkın takımı niçin halktan uzaklaşır?” diye…
Derken gelirsin Şeref Bey’e… Köşedeki ışıkların yeşil mi, kırmızı mı yandığına dikkat etmezsin, çünkü kimse etmez o gün, o saatte… Yollar siyah-beyaz formalılarla doludur… Katılırsın aralarına ve kollarını açarak kapıya doğru ilerlerken “İşte yine sendeyim” dersin…

Vuslat arzusu hat safhadadır

Bir de Barbaros’u vardır Beşiktaş’ın… Semtin can damarı dersek abartmış olmayız… Bu güzergâhta Zincirlikuyu’da başlar Beşiktaşlılar’ın yolculuğu… Kartopu misali, yokuş aşağı indikçe büyür, büyür, büyür… Sarıyer, Levent, Mecidiyeköy civarından gelenler kullanırlar genelde bu yolu. Onlara yolda katılanlar ise genelde semtin çocuklarıdır. Yokuş aşağı inerken solunda Yıldız Üniversitesi’ni görür, parkta keyfeden Üniversiteli Beşiktaşlılar’ın şarkılarına katılırsın… Herkesin adımı hızlıdır aşağı inerken. Sevgiliye kavuşma heyecanı, yolun eğimine eğim katar… Kavşağı, iskeleyi, Sinanpaşa Camii’ni görmüşsündür… Ağaç altlarına atılmış iskemleleri gördüğünde, kıvrılırsın sağa doğru ve Beşiktaş’ın tam kalbine Çarşı’ya varırsın. Gördüğün 10’şeyden 9’u siyah beyazdır. Biraz ötelerden marşlar, tezahüratlar gelir kulaklarına… Adımlarını hızlandırırsın ama kalabalık ani duruşlarına sebep olur… Gelmişsindir işte Balıkçılar Çarşısı’na… Dükkânlar, restoranlar, sokaklar masalarla ve Beşiktaşlılar’la doludur… Hasbi, Ahtapot, Vidinli, Babalık…

Kazan da size katılır

O şölene kaptırsın kendini ve bakarsın ki epey bir vakit geçmiştir. Şimdi yollanma zamanıdır O’na doğru… Kalkarsın, gençlerin arasında aheste aheste yürürsün. Tezahüratlar, şarkılar, manidar küfürler havada uçuşmaktadır… Alkım’ın önünde, üstgeçidin altında kalabalığa büyük bir grup daha katılır… Kazan tarafından geliyordur onlar. Ya içindedirler Kazan’ın, ya Büyük Çarşı’nın önündeki meydanda… Tribün kendi antrenmanını çoktan yapmıştır orada… Şimdi maça çıkma zamanıdır… Hep beraber yol alınır Şeref Bey’e doğru… Ağaçlı yola girilmiştir. Bir kısım yolu kapatır trafiğe ve tarafgir bulmak için “Yola inmeyen Fenerli olsun” diye tempo tutar… İlerlerden bir meşale yandığını görürsün ve yürüdükçe burnun hisseder o kokuyu… Meşale kokusu tam kıvama getirmiştir seni. Artık onunla buluşmaya hazırsındır ve Dolmabahçe Sarayı’nın karşısından, parkın köşesinden 90 derecelik açıyla kıvrılmışsındır sağa doğru, Kapalı’daki yerini almak için…

Bir başka kıtadan…

Kıtalararası yolculuk yapmak da başkadır sevgiliye ulaşmak için… Üsküdar’dan, Kadıköy’den binersin Beşiktaş vapuruna… Mevsim yaz da olsa, kış da olsa sen dışarıda oturursun. Umurunda bile değildir 2 gün sonra hasta olup yatak döşek yatma ihtimalin… Çünkü dışarıda, rüzgâr sevgilinin kokusunu getirir. Eski Türk filmleri gelir aklına mabedi görünce. Hani ağır ağır birbirlerine koşarlar ya Ediz Hun ile Hülya Koçyiğit, vapur da aynen öyle ilerler mabede… Siyah-beyaz atkın rüzgâra bırakmıştır kendisini ve boynunun arkasından, yele misali dalgalanıp durmaktadır. Adeta geride kalan Kadıköy’e misilleme yapar gibi… Semte yaklaşıp sevgiliyi görmeye başladığında, yasak da olsa bir cigara yakarsın… Gerçi yarısını sen içersin, yarısını rüzgâr ama içtiğin kısımların dumanını da dünyanın taaa ciğerine üflersin, Şeref Bey’e varmanın şerefine…

Her şey hazırdır artık…

Her buluşma sanki bir ilktir ve aynı heyecanı yaşatır yüreklerde. Sevgili süslenmiş, bütün alımıyla gözlerinin önündedir. Santrayla 3’lüye, omuz omuzaya, şenliğe, şölene, yıkılmaya hazırdır Şeref Bey Stadı…

Ve bu sefer sen değil hakem üfler, ama cigarasını değil, düdüğünü… Öyle bir üfler ki, sanırsın Sur’a üfürüldü… Hele bir de Cem Ece varsa tribünde, hakemin düdüğüyle birlikte başlatmıştır muhabbeti;

“N’oldu anasını satıyım, savaş mı çıktı?”…

Ergin Aslan / Serencebey 45. sayısı

Etiketler: BEŞİKTAŞ   Serencebey   Ergin Aslan  

YorumlarHiç Yorum Yapılmamış.     'İLK YORUMU SEN YAP'

Adınız Soyadınız:

E-Postanız:

Yorumunuz:

2 + 6 = ?

 




En Son Haberler
AnketTümü
Yeni Sitemizi Beğendiniz mi?
 
haber yazılımı: buki